Plansız şehirlerin hayal gücünden fakir yöneticilerinin, kendi kumaşından eser kalmamış pantolona yama yapmaya çalışan anne inadıyla tutturduğu “nostaljik tramvay” arzusunun gerçek bir ihtiyaca dönüştüğü nadir şehirlerden İstanbul’da, dördüncü rotamıza tramvayla başlıyoruz. Fındıklı durağında iniyoruz, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinden, solumuza boylu boyunca Galataport’u alıp Kabataş tramvayına üç durak boyunca eşlik ederek adımlıyoruz rotamızı. Denize yaslayamadığımız sol yanımız için kırgın, sağa bakmaktan tutulacak boynumuz için şimdiden biraz üzgünüz.
Önce Fındıklı Parkı’nda, heykeltıraş Ferit Özşen’in “Ana ve Çocuk” heykelinin gölgesinde biraz soluklanıyoruz. Ağaçların ve kamusal heykellerin yanı başında çimlere uzanmanın keyfine dair düşüncelerimiz, gölgesi “kayboluveren” heykelleri anımsamakla yarıda kalıyor: Füsun Onur’un Fındıklı Parkı’ndan kaybolan heykeli, İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’na yeniden yerleştirilmesi için Ankaralıların kampanya başlattığı heykeli, Metin Yurdanur’un Şairler Sofası Parkı’nda yakılan heykeli. Kamusal olanla hiç bitmeyen derdimizi, birlikte yaşayamayışımızın bıkkınlığına bugünlük yenik düşmemeye karar veriyor, ilk durağımıza için yola koyuluyoruz.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin, ilk rotamızdaki Pera Palace Oteli’nin de mimarı Alexandre Vallaury imzalı neredeyse 150 yıllık yapısının varlığından güç alarak ilerlemeye niyetlenirken, mimar Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı eski Akbank Genel Müdürlük binasının son haliyle karşılaşıyoruz. “Galeri Rotası” bir “kayıplar” rotasına dönmeye kararlı, oysa daha Galataport’a gelmedik bile. Adımlarımızı hızlandırıyor, Google haritalara “Rainbow Steps” ismiyle turistik bir mekân olarak işlenen, rezervasyon yapılmadığına dair öneriler görebileceğiniz kadar turist noktası ilan edilen, oysa kendi halinde denize doğru dökülen rengârenk merdivenlerin yanı başında, ismini de buradan alan Merdiven Art Space’e varıyoruz.
Merdiven Art Space

Melike Kuş, Distopya’da Göz Göze, 2023. Merdiven Art Space, 2017’de kapılarını açtı.
DİSTOPYA’DA GÖZ GÖZE: © MERDİVEN ART SPACE
İlk rotadan bu yana okuyanlar fark etmişlerdir, büyük bir vitrinle sokağa açılan sanat galerilerini seviyoruz. Bunlardan biri de Merdiven Art Space. 2017’de Banu Çarmıklı tarafından kurulan galeri, kapılarını ilk kez İpek Duben’in “Love Game” isimli enstalasyonuyla açtı. Merdiven Art Space, sanatta farklı eğilimleri barındıran özgün üretimlere alan sağlama misyonuyla hareket ediyor. Bu minvalde genç sanatçıların ilk kişisel sergilerini takip etmek için burası güncel sanat sahnesinin önemli bir unsuru diyebiliriz.
Galeri, komşuluk yaptığı Büro Sarıgedik’le beraber Karaköy’ün sanat merkezi misyonunu Fındıklı’ya doğru genişletiyor. İstanbullu sanatçılarla çalışan BüroSarıgedik, yerel ve uluslararası ölçekte sergiler düzenliyor, yeni eserlerin üretimi için fon yaratıyor, yayınlar hazırlıyor ve eserlerin özel koleksiyonlara girmesi için çalışıyor.
Merdivenle beraber ince zevklere sahip üç komşuyu sıradaki durağımız için geride bırakıyoruz.
Müzeler

İstanbul Modern’deki Yüzen Adalar sergisinden bir kare. İstanbul Modern, Renzo Piano’nun tasarladığı yeni binasına geçen yıl taşındı.
YÜZEN ADALAR: © İSTANBUL MODERN, FOTOĞRAF: © ENRICO CANO
Heykel bahsiyle başladığımız rotanın ikinci durağında İstanbul Resim ve Heykel Müzesi var. Türkiye’nin ilk plastik sanatlar müzesi, resim, heykel, seramik ve hat koleksiyonlarında, Fikret Mualla, Osman Hamdi Bey, Fahrelnissa Zeid, Devrim Erbil, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Aliye Berger, Cemal Tollu, Melek Celal Sofu, Abdülmecid Efendi ve Türk sanatının daha birçok isminin 12 bine yakın eserini barındırıyor. Üstelik Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Çankaya Köşkü, Deniz Müzesi, 1930’larda Anadolu’daki sanat galerileri ve daha fazlasına da eserler vermiş.
Hikâyesi 1937’de Dolmabahçe Sarayı’nda başlayan müzenin bugünkü evi, mimar Emre Arolat tarafından müze yapısına dönüştürülen Antrepo 5 binası. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, isminin ilk anda zihinlerde oluşturduğu soğuk ve ziyaretçinin dışarıyla ilişiğinin kesildiği bir müzecilik anlayışının aksine dışarıyla bağ kurmasına imkân tanıyan bir mekân olarak tasarlanmış. Burayı gezmek için neredeyse bir tam güne ihtiyaç duyarak sıradaki durağımız İstanbul Modern için ayrılıyoruz.
Bir güvenlik noktasını aşarak, ne sokak ne şehir hissi veren steril koridorlardan yürümek istemediğimiz için caddeden devam ediyoruz. İstanbul’un en eski saat kulelerinden, “denize bakan cephesi”nde şeklinde tarif edilen üzerindeki Abdülmecid tuğrasının artık deniz görmediği, üstelik durduğu yerde denize uzaklaşan bir Bali Balyan eseri olan Tophane Saat Kulesi’nin yanından geçiyor, ertelediğimiz güvenlik noktasına teslim oluyor ve İstanbul Modern Sanat Müzesi’ne varıyoruz.
Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi olan İstanbul Modern, Galataport’taki yeni yapısına geçen yıl taşındı. Son yıllarda kültür-sanat faaliyetleri için tasarlanmış yapılarda sıkça rastladığımız dış mekân bağı İstanbul Modern’de de gözümüze ilk çarpan özellik oluyor. Müzenin zemin katında kafe, mağaza, kütüphane ve atölye mekânları yer alıyor. İstanbul Modern, süreli sergilerinde Türkiye modern ve çağdaş sanatından örneklere yer veriyor ve görsel sanatlar alanındaki güncel dönüşümlere işaret eden büyük ölçekli ve uluslararası sergilere ev sahipliği yapıyor. İstanbul Modern Sinema’yla sinemaseverlere aylık gösterim programları sunuyor, çocuk, genç ve yetişkinlere yönelik atölyeler düzenliyor.
İstanbul Modern’in Tarihî Yarımada manzarasından kendimizi koparıyor ve geldiğimiz yerden gerisingeri çıkarak Karaköy’ün ara sokaklarına dalıyoruz. Karaköy’ün dönüşümü uzun yıllardır güncel tartışmaların odağında yer alıyor. Bir zamanlar girilmeye korkulan sokaklarda kahve kokularının yayılmaya başlaması henüz çok yeni bir mesele. Hipster’larla anılmaya başladığı görece masum zamanlarından bugüne geçen kısa sürede Karaköy, Galataport’la beraber artık ciddi bir kıyı hakkı tartışmasının öznesi, bir türlü sona ermeyen inşaatlarla bir şantiye alanı. Beyoğlu ile Beşiktaş arasındaki bu dinlenme noktasındaki üç durağımızdan ilki One Arc Gallery.
One Arc Gallery
2019’da Serdar Altınalmaz ve Sinan Özman tarafından kurulan OneArc, sanatçıya ve eserine saygı duyan bir anlayışla hareket etme ve genç sanatçıları destekleme misyonu taşıyor. Türkiye’de resim sanatını destekleme konusunda tutkulu iki koleksiyoner Serdar Altınalmaz ve Sinan Özman’ın kişisel koleksiyonları Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eserleriyle kişisel koleksiyonlarına başlamış ve sonrasında bir galeri kurmaya karar vermişler.Dolayısıyla galeri Komet, Abidin Dino, Burhan Doğançay, Selma Gürbüz, Nuri Abaç, İnci Eviner, Füreya Koral, Alev Ebuzziya ve beraberinde birçok sanatçının eserlerinden oluşan geniş bir koleksiyona da sahip. Bir sanatseverseniz One Arc’ın hikâyesini oluşturan bu iki koleksiyonerin samimi tutkusundan etkilenmemek pek mümkün olmamalı. Bir sonraki durağımız için birkaç adım atıp hemen karşıdaki SANATORIUM’a varıyoruz.

Ahmet Sarı, “Kabuki Dekorları”, 2024. One Arc Gallery’deki Derin Zaman sergisinden.
“KABUKİ DEKORLARI”: © AHMET SARI, ONE ARC GALLERY, 2024
SANATORIUM
Tuğla duvarı, sarılı grili kaldırım taşları ve metal rengi kapılarıyla gözümüze dışarıdan hayli hoş gelen SANATORIUM 2011 yılında, galerilerin faydasını sorgulayan sekiz sanatçı tarafından bir sanatçı inisiyatifi olarak kuruldu, zamanla bir galeriye evrildi.
Bugün hâlâ inisiyatif ruhuyla devam eden galeri, merkezine eleştirel düşünce ve deneyselliği alarak yeni bir estetik sunabilen ve sanat dünyasına entelektüel katkı üretebilen projelere odaklanıyor. Temsil ettiği sanatçıları ve ortaklaştığı inisiyatifleri sergiler dışındaki projelerinde de destekliyor ve Avrupa’da tanınmaları için çalışıyor. Düşünmeye ve araştırmaya da alan sunan SANATORIUM “Spring Call” adı altında mekân, sergi danışmanlığı, finansal ve iletişim olmak üzere dört farklı alanda sanatçılara destek veriyor.

Zeyno Pekünlü’nün SANATORIUM’da gerçekleşen Bütün Ahları sergisinden enstalasyon görünümü.
BÜTÜN AHLARI: © SANATORIUM, 2024
Bunları öğrendikçe galerinin ilk andaki hoş ve soğuk mekân algısı, samimiyetiyle beraber yıkılıyor, yerini sıcak ve güven veren bir ortama bırakıyor. Profesyonel bir imajı samimiyetle beslemek bize göre her galerinin yapabildiği veya yapmak istediği bir şey değil. Dolayısıyla SANATORUIM’un sürdürdüğü kolektif ruhu takdir ediyor, Galeri 77 için Karaköy’ün sokaklarına yeniden dalıyoruz.
Yürürken bu defa gözümüz hep yukarıda. Niyetimiz 19. yüzyılda inşa edilmiş, bugün hâlâ ibadete açık çatı kiliselerinden birkaç ipucu görebilmek. Ancak anlıyoruz ki sadece tepeden görülebilen kiliseleri bir pazar ayininde ziyaret etmek daha akıllıca olacak. Necatibey Caddesi’nden Sakızcılar Sokak’a sapıp sıradaki durağımıza varıyoruz.
Galeri 77

David Martirosyan, “Khustup”, 2023. Macerasına 2010’da Contemporary Istanbul’da bir koleksiyon sergisiyle başlayan Galeri 77, Ermeni çağdaş sanatı ve sanatçılarını İstanbullularla buluşturuyor.
“KHUSTUP”: © DAVID MARTIROSYAN, GALERİ 77, 2023
Macerasına 2010’da Contemporary Istanbul’da bir koleksiyon sergisiyle başlayan, CI’daki yoğun ilginin de etkisiyle 2012’de kurumsal kimliğine kavuşan Galeri 77, iş insanı ve koleksiyoner Onno Ayvaz tarafından kuruldu. İlk olarak Türkiye’deki sanatseverlerle buluşma imkânı olmamış uluslararası sanatçılarla çalışan ve kültürel etkileşime önem veren galeri, 2017 itibarıyla Türkiye’den sanatçılarla da çalışmaya ve koleksiyonerlere hizmet vermenin yanı sıra sergiler de açmaya başladı.
Çalışma alanları çeşitlilik gösteren sanatçılarla çalışmaya önem veren galeri, İstanbul’un Doğu-Batı arasında bir köprü görevi gören konumunu da değerlendirerek hem yerli hem yabancı sanatçılar için bir kesişim noktası olma vizyonuyla hareket ediyor. Bu da galerinin çalıştığı sanatçılara birbiriyle etkileşimde bulunma ve çeşitliliği çoğaltma imkânı tanıyor. Onno Ayvaz, Ermeni çağdaş sanatı ve sanatçılarının İstanbullularla buluşmasında rol oynayan kilit bir isim aynı zamanda.
Kasa Galeri
Rotanın bizim için mimarisiyle en ilgi çekici duraklarından birindeyiz: Bankalar Caddesi’nin kapı bekçisi, cephesindeki mavi çiniler ve heykelleriyle Minerva Han. Han, uzun yıllar boyunca Ak Sigorta Genel Müdürlüğü olarak kullanılmış, ilk olarak Atina Bankası tarafından mimar Vasilios Kuremenos’a yaptırılmış. Kuremenos, dış cephesinde üç mitolojik karakter Athena, Hermes ve Eros’a yer vermiş; nitekim bina da ismini Athena’nın Roma mitolojisindeki karşılığı Minerva’dan alıyor. 1998’den itibaren ise Sabancı Üniversitesi’nin iletişim merkezi olarak kullanılmaya başlanmış, kasa dairesine ise bir sanat galerisi açılmış.
Kasa Galeri ilk sergisini Geleceğe Esintiler’le 1999’da açtı, dolayısıyla bu rotanın en eski duraklarından. Etkileyici kapısından içeri giriyoruz, yeraltındaki galeriye inen merdivenlerin sonunda başka bir evrene açılacakmış gibi hissediyoruz. Ahu Antmen’in 25 sene önceki duygularını paylaşıyoruz. Nitekim Zeynep Rona’yla hazırladığı Türkiye Sanat Yıllığı 2000’de (Sanat Bilgi Belge, 2001) Kasa Galeri’den şöyle bahsediyor: “Daracık merdivenlerden yeraltındaki kasa dairesine indiğiniz zaman ufak çaplı bir klostrofobi yaşamanız olası; ama o kasa dairesine inerken yaşanan bir sırra ortak olunuyormuş, kimsenin görmediği bir şey görüyormuş duygusu kasveti yok ediyor. Ve gerçekten de ne zaman o kasaya indiysem, pek pişman çıkmadım.”
Galeriden yeryüzüne çıkıp güneşle biraz ısındıktan sonra sıradaki durağımıza yola koyuluyor, Bankalar Caddesi’nden ilerliyoruz. Burası şüphesiz ki Beyoğlu’nun en güzel caddelerinden. Salt Galata ile Merkez Bankası’nı barındıran, yine bir Alexandre Vallaury imzası taşıyan yapının önündeyiz. Salt Galata, arşivi ve geniş alana sahip kütüphanesi, sergi mekânı, Osmanlı Bankası Müzesi ve etkinlik odalarıyla bu muhteşem binanın sadık bir sakini. Kütüphanesinde art nouveau örneği Kamondo Merdivenleri’ni gören bir cam kenarı kapıp çalışmanın, insana İstanbul’un tüm hikâyelerinin merkezinde olduğunu hissettiren bir tarafı var. Galata Kulesi’nin civarındaki sokaklar gibi merdivenler de fotoğraf çeken turistlerin işgali altında, insanları yararak kendimize yol açarak Bereketzade Medresesi yokuşunu tırmanmaya başlıyoruz. Merdivenlerin hikâyesini Pınar Erkan’ın Ahşaptan Betona Mecidiyeden Jetona isimli podcast’inde dinlemek üzere aklımızın bir köşesine not ediyoruz.
Yokuşun sonunda bizi Bereketzade Ali Efendi Cami ve Postane İstanbul karşılıyor. Cami 1950’lerde medresesi ve çeşmesiyle beraber yıkılmış, 2007’de ise yeniden inşa edilmiş. Duvarında yazan metne göre, Galata Kulesi’nden caminin minaresine ve Karaköy Limanı’na inen gizli bir geçit bulunuyor. Ancak bu geçidin bugün kullanılması pek mümkün değil. Sırtımızı camiye çevirdiğimizde, kayıpların rotasına dönen yürüyüşümüzü yeniden işlevlendirilerek bir sosyal merkeze dönüştürülen İngiliz Postane binasını ekliyoruz. Buranın yeni sakini Postane İstanbul, daha adil ve yaşanabilir bir dünya için üretenleri, kültür mirasını koruyup yaşatanları, yenilikçi ve yaratıcı hikâyeleri dinlemeyi ve anlatmayı sevenleri bir araya getiriyor. Su hakkını savunan Postane Cafe’de suyu ücretsiz içiyor, adil üretim yapan yerel üreticiler ve kooperatiflerden alınan ürünlerle yapılmış sağlıklı yemekler yiyebiliyorsunuz. Her salı terastaki açık bostan günlerine katılabiliyor, Postane Dükkan’da ise doğrudan üreticilerinden hikâyesi olan şeyler satın alabiliyorsunuz. Burada kısa bir yemek molası veriyor, Performistanbul için yola devam ediyoruz. Şahkapısı Sokak, Serdar-ı Ekrem Caddesi, Hoca Ali Sokak derken Dibek Sokak’a sapıp, Performistanbul’a varıyoruz.
Performistanbul
Performistanbul, 2016 yılında performans sanatçılarını tek bir çatı altında birleştirmek amacıyla kuruldu. Performans sanatında önemli bir boşluğu dolduran inisiyatifin kurucusu Simge Burhanoğlu, performans gibi somut ve durağan olmayan, yaşayan üretimlerin sergilenmesi gerekliliğine inanarak hareket ediyor.

2016’da performans sanatçılarını tek bir çatı altında birleştirmek amacıyla kurulan Performistanbul’da gerçekleşen WE ARE NOT ALONE: Panickattack Duo Retrospekti 2054’ten bir kare.
WE ARE NOT ALONE: © PANICKATTACKDUO, PERFORMİSTANBUL, 2023, FOTOĞRAF: © GÜLBİN ERİŞ
Uluslararası işbirlikleri yapan ve projeler geliştiren Performistanbul bu anlamda “mekânsız” bir kimlik benimsiyor, tıpkı performans sanatının kendisi gibi. Türkiye’nin ilk Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı’nı (PCSSA) kuran sanat platformu, yabancı kaynakları Türkçeye kazandırmak üzere yayıncılık da yapıyor. Performistanbul aynı zamanda 2020’de performans sanatı odaklı ilk misafir sanatçı programını başlattı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde ilk “Performans Sanatı Uygulamaları” dersini kurdu. Performistanbul’un performans sanatının son yıllarda ülkemizde yükselişe geçmesindeki katkısının büyük olduğu aşikâr.
Rotamızın son durağını da geride bırakırken, yürümekten değil İstanbul’un hafıza kaybına yenik düşmemeye çalışmaktan yorulduğumuzu anlıyoruz. Kayıplar, unutulanlar ve yası mevcutlar, yenilenenler ve kalabalıklaşan güncel sanat sahnesinin umuduna karıştırıyor, Beyoğlu’nun ara sokaklarında kaybolarak evlerimize doğru yola koyuluyoruz.