Türkiye’nin ilk özel müzelerinden biri olan Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde büyük bir bayrak değişimi yaşandı. Müzenin 2003 yılından beri müdürlüğünü yürüten ve açılan sergiler, yürütülen programlar vesilesiyle Türkiye kültür sanat ortamına pek çok ilki gerçekleştiren bir müzeyi kazandıran Nazan Ölçer, şubat ayı itibarıyla görevini sanat tarihçisi Prof. Dr. Ahu Antmen’e devretti. Daha önce Türk ve İslam Eserleri Müzesi müdürlüğü de yapan ve birbirinden değerli çalışmalar gerçekleştiren Ölçer, Sabancı Müzesi’ndeki görevi süresince hem ailenin klasik eserler hem de Türk resmi koleksiyonlarını içeren sergiler gerçekleştirilmesini sağladı. Aynı zamanda Picasso, Rodin, Beuys, Dalí, Rembrandt, Monet, Ai Weiwei, Anish Kapoor, Marina Abramović, David Hockney, Georg Baselitz gibi sanatçıların eserlerinin Türkiyeli izleyicilere ulaşmasını mümkün kılan Ölçer, İstanbul’un dünya çağdaş sanat sahnesindeki yerini pekiştiren bir isim oldu. Ölçer’in yönetiminde müzede sergilerin yanı sıra çocuk ve yetişkin eğitimleri, konferanslar, çeşitli araştırma programları yürütüldü ve tüm bu etkinliklere eşlik eden başarılı bir yayıncılık politikası izlendi. Ölçer’den müdürlük görevini devralan, 2018 yılından bu yana Sakıp Sabancı Müzesi Yönetim Kurulu’nun bir üyesi de olan Antmen’le yeni sorumluluğu vesilesiyle görüşerek gelecek döneme dair nelerin değişeceğini sorduk.
ELİF DASTARLI: Türkiye’de müzeciliğin duayenlerinden Nazan Ölçer’den büyük bir sorumluluk devraldınız. Ben ilk olarak duygularınızı merak ediyorum. Sizin için SSM’nin müdürü olmak ne ifade ediyor?
AHU ANTMEN: 1990’larda genç bir kültür sanat muhabiriyken o zamanlarda henüz müze olmayan aile evinde Sakıp Bey’den koleksiyonculuk hikâyesini dinlemiştim. Hikâyenin sonrasını ise, daha çok bir akademisyen kimliğiyle gözlemledim, Türkiye’nin çağdaşlaşma süreciyle örtüşen yönleri dikkatimi çekti; özel bir koleksiyondan dünya standartlarında bir müzeye dönüşüm sürecinin özündeki kültürel misyonun sürekliliğini hissettim. Koleksiyonunu tarihsel ve kültürel bir birikim olarak değerlendiren Sakıp Sabancı; Türkiye’de sergi pratiğine hem eğitici hem estetik bir boyut getirmek için yoğun çaba harcayan Nazan Ölçer; misyonu sürdürmeye kararlı bir aile ve üniversite... Açıkçası bu çerçevede ben de çok önemli bir misyon devraldığım duygusu taşıyorum.
Bu yönetim değişikliği, ekip, planlama, organizasyon şemasında da bir değişikliği beraberinde getirdi mi veya getirecek mi?
Müzede çok değerli bir ekip var, bazıları müzede kuruluşundan bu yana çalışan, Nazan Ölçer’in yanında yetişmiş insanlar, bu büyük bir şans. Yeni dönemde onlarla birlikte işleyişte ve programlamada bazı değişiklikleri çalışıyoruz. Örneğin Mobilya, Dekoratif Eserler ve Resim Koleksiyonu yöneticimiz Hüma Arslaner ile Kitap Sanatları ve Hat Koleksiyonu yöneticimiz Ayşe Aldemir, koleksiyonlarımızla bağlantılı sergilerde daha fazla küratöryal sorumluluk alacaklar. Konservasyon yöneticimiz Nurçin Kural Özgörüş, koleksiyonumuzdaki eserlerin bilimsel analizlerine dayanan ve Görünen Ötesi başlığıyla sunulan sergilerin kapsamını genişleterek sürdürecek. Geçici sergilerle birlikte koleksiyonlarla bağlantılı, araştırmaya dayalı daha küçük çaplı fiziki ya da dijital sergilerin programlanmasına daha çok önem vereceğiz.

2002 yılında kapılarını açan müze, Boğaziçi’nin en eski yerleşimlerinden Emirgan’da yer alan tarihî Atlı Köşk’te sanatseverleri ağırlıyor.
© SABANCI MÜZESİ
ICOM tarafından müzeler, eleştirel diyaloglar yaratmak için demokratikleştirilmiş, kapsayıcı ve çok sesli alanlar olarak topluluklarla işbirliği yapan, ortaklık kuran, insan onuruna, toplumsal ve kültürel eşitlikle birlikte adalete katkıda bulunan mekânlar olarak tanımlanıyor artık ve bu, geleneksel müze tanımını çok genişletiyor. Bu anlamda, sizin müzeolojik yaklaşımınız bu tanımların neresinde?
Ben müze kavramını, ziyaretçiye dair kamusal sorumluluk bilinciyle özdeşleştiriyorum, bu bilinç olmadığında bir kurumun adının müze olması bence hiçbir şey ifade etmiyor. ICOM’un genişleyen müze tanımı, güncel boyutuyla bu bilinci kapsıyor ve bu tanımdaki “adil mekân” vurgusu benim özellikle dikkatimi çekiyor: Bilinçli her müze çalışanı hem koleksiyon hem teşhir pratiklerinin ne kadar ideolojik kurgular olduğunun farkındalığını taşırsa herhangi bir çıkar grubuna hizmet etmeyen, demokratik ve eşitlikçi bir yapı kurmak mümkün olabilir.
Ben müze kavramını, ziyaretçiye dair kamusal sorumluluk bilinciyle özdeşleştiriyorum, bu bilinç olmadığında bir kurumun adının müze olması bence hiçbir şey ifade etmiyor.
Siz pratikte müzecilik alanından değil bir sanat tarihçisi olarak akademiden geliyorsunuz. Bu durumun müzeye yansıması sizce nasıl olacak?
Açıkçası bu çok ilginç bir deneyim benim için çünkü dışarıdan bakarken şimdi içeriden görebilme olanağım var. Hem sanat tarihçisi hem eleştirmen kimliğimle eleştirel yaklaştığım konularda bir değişim yaratabilme olasılığı çok heyecan verici. Öte yandan, akademiyle müzeyi birbirinden ayırmak ne kadar mümkün, tartışılabilir. SSM özelinde bakarsak, bir üniversite müzesi olduğunu unutmamak gerek. Çağımızda kamuya açık müzenin ilk örneği de aslında ta 17. yüzyılda nadire kabinesinden üniversite müzesine dönüşen Ashmolean’dır, bu tür tarihsel süreklilikleri hatırladığımızda ilgilendiğimiz olgunun özünü de kaçırmamış oluruz ki bu da merak duygusudur. Ben akademisyen olarak müzenin bulunduğu semtten parkındaki bitki koleksiyonuna, köşkün tarihinden içindeki her bir nesnenin nereden nasıl geldiğini merak ediyorum, bunun müzeye yansıması, zaten bu konularda çalışan koleksiyon yöneticileriyle birlikte ulaştığımız verileri toplumla gerek fiziki gerek dijital platformlarda daha çok paylaşmak şeklinde olacaktır.
Türkiye’de epey sorunlu bir sanat tarihi yazımı var. Bilgi-belge eksikliği başta olmak üzere temel bazı sorunlar nedeniyle hatalarla dolu bir sanat tarihi hâlâ sürdürülebiliyor. Bu yanlışları aşabilmek için, örneğin sanat tarihine kaydedilmemiş sanatçılarla ilgili araştırma ekipleri kurulması gibi projelerin hayata geçirilmesi müze çatısı altında mümkün olabilir mi? Daha geniş açıdan sorarsam; Türk sanat tarihi yazımına dair nerede göreceğiz SSM’yi?
Evet, çok haklısınız, bilgi belge eksikliği ve dolayısıyla hatalı tarih yazımları çok büyük bir sıkıntı. Ne yazık ki bizde yaygın olarak müzecilik pratiklerinde arşiv ve araştırma arka planda kalmış; hatta zengin arşiv belgesi barındıran kurumlarda dahi belgelerle nesneler arasında bağlantı kopuk olmuş. Müzeyi salt teşhir mekânı, sanatı salt görsel haz olarak gören bu anlayışın Türkiye’de geç de olsa değişiyor olması çok sevindirici. Bu anlamda SSM’de koleksiyon odaklı provenans çalışmalarını artıracağımızı söyleyebilirim; ne yazık ki yaygın bir sahte resim piyasasının bulunduğu ülkemizde provenans araştırmasının yanı sıra pigment analizi ve ileri görüntüleme teknikleri içeren bilimsel analizler yapmak özellikle önem taşıyor. Müzenin konservasyon bölümünün Sabancı Üniversitesi Nanoteknoloji Merkezi’yle işbirliği yaparak gerçekleştirdiği çalışmalar, ilginç yeni veriler sunabiliyor. Sanat tarihçilerine yeni araştırma olanakları sunan Abidin Dino Arşivi, Emirgan Arşivi, Hüseyin Avni Lifij Arşivi gibi açık kaynak arşivlerimizi de çoğaltmayı hedefliyoruz.
Kadınların var olan ama yok sayılan üretimlerini daha çok göstermek için elbette çalışacağım, bu bana göre nesnel bir sanat tarihçisinin görevi olmalı.
Toplumsal cinsiyet eşitliği adına çok yol kat etmesi gereken bir ülkeyiz. Sanat üretiminde kadınların sayısının çok olmasına karşın eşit temsilden veya haklardan söz edemiyoruz ve siz de bu bilinçle yıllardır çalışıyorsunuz. Bu konuda SSM mevcut politikasını değiştirecek mi? Örneğin sanatçı kadınların sergilerine pozitif ayrımcılık gibi bir tavrı görecek miyiz? Veya İstanbul Modern’in “Kadın Sanatçılar Fonu” gibi bir uygulama SSM çatısı altında hayata geçirilebilir mi?
Birkaç yıl önce 8 Mart vesilesiyle SSM’de bu konuyu irdelediğim bir konuşma yapmıştım, ilgilenenler müzenin YouTube kanalında bulabilirler; orada, SSM resim koleksiyonunun, modern sanatçılarımızın deyim yerindeyse “profeminist” tavrını yansıtan birçok önemli kadın temsili barındırıyor olmasına işaret etmiştim. Yani, toplumsal modernleşme sürecimizin tipik bir aynası olarak, erkekler tarafından kadınlara yüklenen simgesel anlamlar çerçevesinde kadınlar çok görünür hale gelmiş olsalar da kadınların kendi seslerini pek duymayışımız üzerinde durmuştum. Bu anlamda çok ilgimi çeken örnekler var koleksiyonda: Örneğin, Halil Paşa’nın “Ressam Kız ve Atölyesi”ni düşünelim, Batılılaşma sürecini özel resim eğitimi alan bir genç kız temsili üzerinden anlatıyor ama biz o kızın deneyimini kendi gözünden görmeyiz. Kadınların var olan ama yok sayılan üretimlerini daha çok göstermek için elbette çalışacağım, bu bana göre nesnel bir sanat tarihçisinin görevi olmalı. Resim koleksiyonumuzu daimi olarak teşhir etme planımız dahilinde en öncelikli konularımız arasında bu var.Geçici sergilerin planlamasına da yansıyacak bir tavırdır bu hiç kuşkusuz, sanat üretimine ayrımcılık yapmadan baktığımızda kadınların yaratıcı katkısını görmezlikten gelmek zaten pek mümkün değil diye düşünüyorum.
digitalSSM çok kıymetli bir girişim. Koleksiyon eserlerinin yanında arşivin de çevrimiçi açık kaynak olarak araştırmacılara sunulması, Türkiye’nin tüm koleksiyon sahibi kişi ve kurumlarına örnek olmalı. Bu konuda çalışmalar devam ediyor mu? Yeni bir içerik eklenecek mi yakın zamanda? Siz müzenin dijitalleşmesi konusundaki adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Pandemi sırasında Sabancı Üniversitesi’ndeki öğrencilerimle birlikte “Sanal Müze Deneyiminin İyi ve Kötü Yönleri” üzerine bir araştırma projesi yapmıştık. Fiziki sanat deneyiminin anlamı da tadı da başka, ancak sanat yapıtlarıyla dijital ortamda ilişki kurmanın kendine has olumlu yönlerini tercih edenler de az değil; bir kere hemen hemen bütün dünya koleksiyonları avucunuzun içinde, bilgilendirici içeriklere ulaşmak, yapıtları birbiriyle ilişkilendirmek çok daha kolay ve dolayısıyla keyifli olabiliyor. dijitalSSM gibi teknik donanıma sahip müze sitelerinde bir yapıta adeta gözün göremeyeceği kadar yakından bakmak da mümkün ki bu da olağanüstü farklı bir deneyim. digitalssm.org adresinden ulaşabileceğiniz dijital müzemiz, yakın dönemde eklenen içeriklerle birlikte 1.000’den fazla esere ve belgeye, eser sanatçısı, dönemi, tekniği gibi farklı kategorilerden de bakarak ulaşabileceğiniz açık bir kaynak. Koleksiyonları ve arşivleri hem kapsam hem içerik olarak daha da zenginleştirerek açık kaynak sunmaya devam etmenin yanı sıra dijital sergi deneyimleri de tasarlıyoruz.
SSM’nin yeni sergi programının belirlenmesinde nasıl bir strateji izlenecek? Toplumun genelinin beğeni ve beklentileriyle –belki daha akademik açıdan bakarak– ülke sanatının ve sanat tarihinin ihtiyaçları arasında nasıl bir denge nasıl sağlanacak?
SSM’nin sergi programının belirlenmesinde öncelikle çeşitliliğe yönelmiş bir stratejiyi önemsiyoruz. Bu çeşitliliğin oluşmasında yine SSM’nin kendi koleksiyonları yönlendirici olacak. Atlı Köşk’teki dekoratif eserler, hat koleksiyonu, resim koleksiyonu, bahçedeki bitki koleksiyonu – bunlar SSM’yi yalnızca gelenekle modernliğin, doğayla kültürün iç içe geçtiği bir deneyim alanı haline getirmiyor, çok farklı beklentileri olan bir ziyaretçi kitlesine içerik oluşturmamıza esin kaynağı oluyor. Bugün ciddi kaynak geliştirmesi gereken müzeler için kendi varoluş nedenlerinden ödün vermeden toplumun beğeni ve beklentilerini gözetmek kolay değil ama müzeciliği anlam taşıyan dinamik kültürel alanlar haline getirecek olan tam da bu. Bir müze, galeri ya da fuar standı olmadığı gibi, salt eğitime odaklı didaktik bir sınıf gibi de düşünülemez; toplumsal beklentileri gözetmenin tek çaresinin popülizm olmayabileceği inancını taşırsak, yaratıcı çareler geliştirmek ve denge kurmak mümkün olabilir.