Depo, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Gülçin Aksoy’un işlerinden bir seçkinin yer aldığı Aklımda Bir Şey Vardı isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, “En çok insanlar arası diyalogları düşünüyorum,” diyen sanatçının dokuma ve taşlar arasında seyreden malzemelerle betimlediği konuşma biçimleri üzerine düşünme fırsatı sunuyor. 28 Mart’a dek devam edecek serginin küratörlüğünü Ahsen Zeynep Özdemir, Buse Kökcü, Derya Ülker, Mert Çağıl Türkay ve Reyhan Polat üstleniyor.
“Dokuma ilişkisellik demek aslında. Bir ilişkiler sistemi. Yani kendinden menkul, tek başına, katı olmayan, ilişkilerden bir yapının meydana gelmesi ve o yapının aynı zamanda çözülebilir olması. Katlanabilir olması, esneyebiliyor olması, dayanıklı olması.”
Böyle tarif ediyor dokumanın kendisi için anlamını Gülçin Aksoy. Özge Kanlı’yla Modanın Bilinçdışı programı için yaptıkları sohbet, MÖ 5. yüzyıldan kalma dokuma örneklerinin bahsiyle devam ediyor. “Toprağın altında insanın kemikleri bile erirken o kumaş parçası orada kalabiliyor. Dayanıklı ama aynı zamanda bu dayanıklılığa rağmen aşırı derecede kırılgan.”
Dokuma, ilişki kurmanın karmaşıklığını, kudretini, esnekliğini ve canlılığını yansıtan bir yöntem onun için. Aklımda Bir Şey Vardı sergisi, Gülçin Aksoy’un bu anlayışını yoğun bir şekilde taşıyor. Konuya sanatçının sergi duvarında gözümüze çarpan, “Dokunmak önemli, bu yüzden dokumalı da,” sözüyle giriş yapıyoruz.
Tam bir kapanış bekleyen cümleyi “da” ekiyle bitirmesi boşuna değil. Neden dokuduğu ortada fakat dokunmak için asla tek yöntem iddiasında bulunmuyor. Birbirini anlamak, birbirine dokunmak için bolca yol var da, ilmek ilmek örmek bunlardan sadece birini oluşturuyor. Eyleme herkesi katarak cümleyi havada bırakan bu “da” onu söylüyor.
Yakın sayılabilecek bir zamanda kaybettiğimiz, birebir tanışma şansına erişemesem de çok sevdiğim birçok kimsenin çok sevdiğini bildiğimden bu askıda kalmayı seçen bağlacın etkisi kadar net ve muğlak bir özlem beslediğim Gülçin Aksoy’un işlerini incelerken, kendini üretimiyle ne kadar rahat ifade ettiğini hayranlıkla görüyorum. Sanatçının kızı ve öğrencileri tarafından hazırlanan ve notlarından yola çıkarak Aklımda Bir Şey Vardı adını alan bu sergi, kulak verilecek daha çok sözünden mahrum kaldığımız bir sanatçının aklındakilere seyir fırsatı sunuyor.
Defterlerine aldığı, düşünme süreci kapsamında belki kendi kendine konuşarak karaladığı notların rahatlığı işlerinde de sürüyor. Doğal kalabilmek için emek gerektiren, yaşanırken veya okurken rahat akan, hesaplanmamış diyaloglar geliyor aklıma. Gülçin Aksoy hem üretim sürecinde hem de işlerinin altını dolduran düşünce dünyasında diyaloğa açık bir sanatçı olduğunu her işiyle hissettiriyor. Bu diyaloğa her zaman merak eden, sözünü sakınmadan paylaşma cömertliğini gösteren biri olarak katılıyor.
Onun bu açıklığının iki önemli izleği takip ettiğini düşünüyorum: söküm eylemi ve eksikliğe atfettiği anlam.
Sökülmeye meyyal olan
Yün iplikle piksel piksel bir ağaç dokuduğu “Solitaj”(2022), tıpta kullanımı ile “tek” ve “yalnız” anlamlarına geliyor. Tepesi bir bütün olarak başlayan ağacın gövdesi adım adım sökülüp yer çekimine teslim oluyor, nihayetinde ayaklarımızın dibine belki kökleri iplik iplik dökülüyor. “Önce yalnızlığı kutsamak, sonra onu dağıtmak niyetindeyim,” diyor sanatçı bu işi tarif ederken.
Bir şeylerin sökülmesi fikriyle barışmadan onun bütünlüğüne yol alınamıyor belki. Bütünlükse yapısöküme uğramadan anlamını koruyamıyor. Bu söküp yeniden dikme pratiğinin tekstil gibi esnek ve sağlam bir malzeme üzerinde gerçekleşmesi ise diyaloğun kırılıp parçalanmadan sürebilmesini, bozulup çözünmelere rağmen ve tam da onların sayesinde ilişkinin parçalanmadan sürdürebilmesi durumunu hatırlatıyor. Arada kırıp dağıtmanın biçimini merak etmeden ve onunla barışmadan Gülçin Aksoy yalnızlığı da kalabalığı da dokuyamıyor.
Gülçin Aksoy’un defterine not aldığı, sergiye adını veren Aklımda Bir Şey Vardı cümlesinin izini sürdüğümüzde bu bozma, vazgeçme, sökme haliyle kurduğu bağa dair yeni ipuçları ediniyoruz. “15.4.2017’de aklımda başka şeyler var,” yazıyor bu cümlenin altına bir zaman sonra. Bunun ne büyük lütuf olduğu ise cümlenin sonunda kendini gösteriyor: “Rahatladım.” Vurgulu, duyulmak isteyen bir “Aklımda Bir Şey Vardı” nidası ardından sakince kaleme alınmış bir kapanış: “15.4.2017’de aklımda başka şeyler var. Rahatladım.”
Gülçin Aksoy, zihnini yeni fikirlerin olasılığına bırakmayı seven bir sanatçı. Ona o imrenilesi kıvraklığı ve açıklığı veren şeyin, biraz da aklındakileri salabilen bir sanatçı olmasında yattığını düşünüyorum. Nitekim birçok farklı şekilde okunabilecek “Vazgeçtim” (2005) işi de biraz bu dünyadan devam ediyor. Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın sergi kataloğunda dikkat çektiği gibi, “karamsarlıkla değil, neşeyle, mizahla, hayat gücünü muhafaza ederek, fazla yükten kurtularak” bir vazgeçiş bu. Bir yenilgi değil, “yeni bir başlangıç için kalkıp gitmek” eylemi.

“Kara Kaos” (2021). Aklımda Bir Şey Vardı 28 Mart’a kadar Depo’da sergilenecek.
© GÜLÇIN AKSOY
Özge Kanlı’yla sohbetinde, “İnsanoğlu olarak eksik dünyaya geliyoruz,” diyor Gülçin Aksoy. Üşüdüğümüzde örtünmek zorunda olmaktan, diğer hayvanlar gibi kürkümüzle korunamamamızdan söz ediyor. Ayrı bir öznenin varlığını, ikinci bir el yardımıyla dokunmuş malzemeyi ıssız ve eksik halimizden bizi koruyan, ısıtan bir sembol olarak ele alıyor.
Camilla Grudova’nın, “Sökülme”isimli öyküsü şöyle başlar: “Bir gün öğle saatlerinde, oturma odasında kahvesini yudumladıktan sonra Greta kendini nasıl sökeceğini keşfetti. Kıyafetleri, derisi ve saçları, soyulmuş meyve kabuğu gibi düştü üzerinden ve asıl bedeni ortaya çıktı.”Hikâyenin devamında komşusu Maria, Greta’yı görünce korkmaz, çünkü bakar bakmaz kendini görür. Kendisinin de sökülebileceğini, içeriden aynı böyle göründüğünü düşünür. Hiçbir utanç duymadan Greta’nın gözleri önünde o da kendini söker. Çok geçmeden mahalledeki bütün kadınlar derilerini dökecektir.
Zeynep Nur Ayanoğlu’yla sohbetinde, “Aslına bakarsanız, en çok insanlar arası diyalogları düşünüyorum,” diyor Gülçin Aksoy üretiminin temelinde bunu gördüğünün ipuçlarını ortaya koyarak. “Bir arada yaşayabilmenin alternatif dilini” (5Harfliler).
Sanatçının MSGSÜ’deki halı atölyesinde hâkim olan üretim işte tam da bu daimi diyalog halini, söküp yapma kabiliyetini ve eksikliğe baktıkça doğması muhtemel kolektif eylemlerin heyecanını taşıyor. Atölyeden yolu geçenlerin ortak emeğiyle üretilmiş “Duvar Yazısı/Halısı”(2018-2019)işi,bir noktada müzeden çalınıp yeniden dokunmuş olması gerçeğiyle de birlikte bu ruhu taşıyor.
Sanatçı üretiminde sıkça kullandığı taşlar aracılığıyla konuşma eyleminde zaman zaman içine düşülen cansızlığı da işlerinde betimliyor.
Taşla konuşmanın dili
Gülçin Aksoy’un pratiğinde ilişkisellik elbette yalnızca yumuşak ve hafif bir malzemeyle ilerlemiyor. Sanatçı üretiminde sıkça kullandığı taşlar aracılığıyla konuşma eyleminde zaman zaman içine düşülen cansızlığı da işlerinde betimliyor.
Bir ağzın yerine yerleştirilmiş taşlar (“Pozisyon”, 2020), kadınlığa atfedilmiş kavramlarla konuş(a)mama deneyiminin ağırlığını yansıtan kayalar (“Şefkat Nişanı”, 2018-19), çöple ve dağla taşla diyalog kurmaya çalışan insan uzuvlarının (“iAde”, 2022) yanı sıra farklı işleri de taşlaşmış bir durum ile iletişim kurmanın duygusunu taşıyor.
Onun anlamak, söküp dağıtmak ve değişim ihtimalini ortaya koymak niyetinde olduğu birçok kavram bu bakış aracılığıyla görünür oluyor. İkili cinsiyet kimlikleriyle, resmî tarih anlatısıyla ya da farklı tahakküm biçimleri ile kurduğu ironik ilişkiyi geçmiş işlerinden de biliyoruz. Sanatçının yolarak üzerine “Aile” yazdığı baba koltuğu (2017), ağabey kelimesini ağır hiyerarşisinden arındırarak Abla’yla denklediği “ABLA-AABİ”(2017) işi, sanatçının büyük A’larla uğraşının örneklerinden bazıları.
Gülçin Aksoy hem üretim sürecinde hem de işlerinin altını dolduran düşünce dünyasında diyaloğa açık bir sanatçı olduğunu her işiyle hissettiriyor.
“A’ya müdahale etmekten bıkmıyorum,” diyen sanatçının bu uğraşına Depo’daki sergide, daha önce sergilenmemiş fotoğraflardan eklemelerle yeni bir fotoğraf serisi dahil oluyor: “iAde”. Kıyıya vurmuş çöplerin arasında bir dil denemesi ortaya koyan uzuvlardan oluşma bu seri, çetrefilli bir durumun içerisinde kalma, onunla iletişim kurma olasılıklarını ortaya koyuyor.
Gate 27’den Bengü Gün’le sohbetinde Gülçin Aksoy, bu seriyi bir foto performans ve jestüel bir dil oluşturma denemesi olarak nitelendiriyor. “Bu seri doğa ve insana dair kimi materyallerle bedenim arasında deneyimlemeye çalıştığım garip diyaloğa dairdi,” diyen sanatçı bütünleşmeyi ya da romantize etmeyi değil, orada var olmayı deneyimlerken jestlerin kurdurabileceği bu diyaloğa inandığını söylüyor.
Onun kaskatı kalmış konuşamama hallerinin ortasında dahi tüm bedenini katarak yürüttüğü diyalogları gördükçe ister istemez yaşama dair o inatçı arzuya doğru yol alıyorum. Taşlaşmış olan durumla, yani Büyük A’larla diyalog kurma eylemi, erişilemez bir arzu nesnesi haline mi geliyor?
Küçük a’lara bu kadar yaklaşmışken Nilüfer Güngörmüş’ün Büyük A öyküsünden bir alıntıyla bitirmeden edemiyorum: “Karanlığın ikiye yarıldığı kırık hattından içeriye sesleniyorum. BENİ DUY. Karanlığın içinde sesim yolunu arıyor.”
• Gülçin Aksoy, Aklımda Bir Şey, 28 Mart’a kadar Depo’da görülebilir.