Sanatın ne yaptığı sorusuna Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Felsefe Nedir? (çev. Turhan Ilgaz, Yapı Kredi Yayınları) isimli yapıtlarında herhangi birinin kişisel müteessir oluşundan ve algılayışından bağımsız, nesnel tesirler [affect] ve algılar [percept] yaratır yanıtını verirler. Burada nesnellik, bir temâşâ nesnesinin, duyulur bir varlığın sanatçının maruz kaldığı belirli bir şiddetten hareketle yaratımıdır. Nesnellik, seyircinin yapıtı sanatçının varlığına (biyografisine, öyküsüne vb.) ihtiyaç duymadan deneyimlemesidir. Böylece seyirci, pentür, heykel, video, performans, yerleştirme, roman, bina veya başka bir şey olsun bu duyulur varlığın karşısına geçtiği zaman kendini bu şiddetle hemhal olmaya bırakabilir: bir aşkın, savaşın, kırmızılığın, tan ağarırken ovayı sarıya boyayan güneşin güzelliğinin şiddeti. Tesir de aslında budur: bedeni duygulandırabilmekle birlikte kendisi duygu olmayan, varoluşu itibariyle duygulanan bedenin dışında kalan şey. Şiddet burada en sıradan, en önemsiz gibi görünen bir şeyde bile onu ilginç kılan bir eşiğin geçilişini imler. Bir karşılaşmanın canlıyı, en başta da sanatçıyı, onun duyu organlarına saldırarak daha önce hiç duyumsamadığı gibi duyumsamaya itmesidir bu eşiğin geçilişi. O halde tesirlerin yapıtta cisimleşmiş bu şiddet olduğunu söylemekte beis yok. Bu şiddetin asla genel olmadığını, daima özgül, yapıta özgü olduğunu belirtmek kaydıyla.
Sevgi ve Manzara
Bu yazıda Gabriele Münter’in (1877-1962) Kandinsky beim Landschaftsmalen[Kandinsky manzara resmediyor] (1903) isimli yapıtını ele alacağım. Münter, Alman dışavurumcu sahnesinin önemli ressamlarından biri. Bir dönem sevdiceği olan Vasili Kandinsky ve diğer iki Rus ressam arkadaşıyla birlikte yaşayıp üretmiş, pentürleri yabani boyama teknikleriyle ayırt edilen bir sanatçı. Bu döneminde ürettiği söz konusu pentür, Kandinsky’yi bir kır manzarasının içinde kendi resmetme meşgalesine dalmış halde tasvir ediyor. Münter, tuvalin düzlüğünü kullanarak figürle arkaplan arasındaki ayrımı neredeyse iptal ediyor. Böylece kırlar, tepe, gökyüzü ve sağ ortada görülen köy evleri Kandinsky’nin tasviriyle aynı hizaya geliyor. Her şeyin konturları o kadar yumuşak ve o kadar belli belirsiz çizilmiş ki uç noktalarda birbirleri içinde eriyorlar. Böylece sevilenin varlığı zeminden ayrışmak yerine onunla karışıyor, onun içinde eriyor. Peki böyle resmedilen bir pentür, nasıl bir tesir üretiyor?
Elbette burada sevgi (aşk da denebilir) üzerine düşünüldüğünden şüphe yok. Fakat Münter, sevgi denince akla gelebilecek sıradan fikirleri düşünmüyor gibi. Örneğin sevilenin daima dünyadan ayrıştırılması, etrafından soyutlanması gibi şeyleri. Bu durumda sıradan bir portre resmetmeyi tercih ederdi. Kandinsky beim Landschaftsmalen ise farklı bir yol tercih ediyor, sevileni hem manzarasına hem de meşgalesine gömüyor. Sevgide açığa çıkması muhtemel bir tavra, sevileni soyut bir uzama yerleştirerek kapalı bir tümlük olarak kavrama arzusuna direniyor. Bu patetik arzu veya tutku, nice seveni kollarına alarak sevilenin tüketilen bir metaya indirgenmesine yol açmıştır. Sevileni dünyasından, meşgalelerinden koparıp almak, onda sevilenin onun aracılığıyla bir “dünya” olduğunu unutmaktır bu.
İşte Kandinsky beim Landschaftsmalen’in tesiri: Sevmek, daima bir manzarayı, kendi manzarasına gömülmüş sevilen aracılığıyla bir dünyayı sevmektir. Onu, o manzaranın içinde, onun bir parçası olarak bireyleştirmek, o bireyleşmenin uzantısı olarak sevileni çevreleyen manzaranın unsurlarının da bireyleşmesini sağlamaktır. Sevgiyi manzaradan ayrıştıran, sevileni çevresinden, meşgalelerinden yalıtan her arzu, patetik bir şiddetle malûldür o halde.
Binlerce yıllık klişelere karşı
Sevdiğimizde onu sevmemize ilk başta yol açan her şeyi değiştirme arzumuz, hepimiz sınandığı en temel sınav, sevgi üzerine düşüncenin en yaygın klişesidir. Münter bu pentüründe fikir düzeyinde bu klişeye direnirken kompozisyon düzeyinde de estetik bir klişeyi aşıyor. Yukarıda “sıradan bir portre” diyerek adlandırdığım kompozisyonları düşünelim: Figür arkaplanından belirgin bir şekilde ayrışarak pentürü dolduruyor. Teatral bir havada poz verirken bakışları bizi delip geçiyor. Özellikle ayrıntı zenginliğini de kazanarak keskin konturlarla birlikte figürün şahsiyet kazanması elbette bu tarz bir portrenin kudreti olurdu. Bunun tek başına kötü bir şey olduğunu söylemek istemem (nitekim kendi tarzında da olsa Münter de 1906’da bir Kandisky portresi yapmıştır). Fakat bu tür portrelerin Rönesans’ta oluşan ve geçmişi epey derinlere uzanan portre geleneğiyle birlikte bin yıllık estetik bir klişe teşkil ettiğinden herhalde şüphe edilmez. Bu açıdan Kandinsky beim Landschaftsmalen,illaki sanat tarihsel bir öncü kırılma olmasa da sevgi idesini klişeden arındırmasıyla aynı anda onun sanatsal ifade biçimini de klişeden arındırır. Sevilen, kaşı, gözü, dudakları gibi salt şahsi ayrıntılarıyla değil (ki bunlar manzarada kaybolup gitmiştir) “manzara resmeden bir sanatçı” olarak veya olduğu için (de) sevilir. Onun imgesi dünyadan kopmak yerine bir dünya oluşturmak üzere kütleçekimi kazanarak çevresini kendi yörüngesine yerleştirir. Peki nasıl bir dünyadır böyle bir sevginin dünyası?
Sevgi dünyaları veya unutulmaya yüz tutmuş bir erdeme methiye
Dünyanın verili olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Oysa dünyalar asla verili değildir. Örneğin Yeryüzü gezegeni [Earth] hiç de kendiliğinden bir dünya [world] oluşturmaz. Canlılığın en büyük mahareti, çevresini bir dünya olarak örgütlemesi, etrafındaki manzaradan bir dünya çekip çıkarmasıdır. Bir dünya değerlerle ve anlamlarla örülür. Bir kedinin dünyasında bazı şeyler ilginç bazı şeyler sıradan olarak değerlendirilirken bazı şeyler fırsat bazı şeyler tehdit olarak anlam kazanır.
Sevginin böyle kavranan bir dünyayla derinden ilişkili olduğu seziliyor. Kandinsky beim Landschaftsmalen’in tesiri altında sevmenin bir başkasının dünyasına gösterilen ihtimam, o dünyanın varoluşundan duyulan saf neşe olduğunu söyleyeceğim. Pentürde yüzün yitip gidişini, yüzün daima böyle bir dünyanın giriş kapısı, deyim yerindeyse geçidi olması hakikatiyle yan yana koymak gerekir. Yüz, bir geçide dönüştüğü oranda o dünyanın topraksı varoluşunu cisimleştirir. Sevilenin yüzüne bakıldığında göz, kaş, burun değil mümkün bir dünya temâşâ edilir. Bu temâşâdan neşe duymak, bu temâşâya kendini kaptırıp bir başka dünyada keşif gezilerine çıkmak, onun içinde kaybolma arzusu duymak, unutulan bir erdemdir. İçinde yaşadığımız dünya, “istenen özellikler listeleri” yapanların, sevgiyi durmaksızın patetik tutkuya indirgemeye çalışanların dünyası. Eş deyişle sevgi dünyaları tehdit altında. Üstelik bu yeni de olmadı. Yine de tehdit bugün daha da belirgin. Bir başkasının dünyasına gösterilen ihtimam, unutulmaya yüz tutmuş bir erdem. Münter’in Kandinsky beim Landschaftsmalen, işte bu erdemi kalbinde taşıyan, ona methiye düzen bir sanat yapıtı. Üstelik sevgi gibi temel bir duyguyu tesir olarak nesnelleştirirken bir tesirin ne kadar karmaşık, katmanlı ve derin olduğuna da tanıklık ediyor.