Türk kültür tarihinin unutulmaz ressamıdır Matrakçı Nasuh. Bir yazardır. Bir matematikçidir. Bir sporcudur. Bir silahşordur. Onun için de bazen Nasuhü’s Silahi diye anılmıştır. Bu çok yönlü kişiliğiyle Matrakçı Nasuh bir Rönesans sanatçısını andırır; ama evrensel kültür mirası bakımından bunun çok ötesinde bir anlam, nitelik ve özellik taşır. Hiç kuşku yok ki yaşadığı çağın gözlemcisi ve tanığıdır ve bu gözlemlerini hem resmetmiş hem de yazmıştır.
II. Bayezid döneminde kültürel yükseliş
Matrakçı Nasuh’un II. Bayezid döneminde Enderun’da eğitim gördüğü biliniyor. Fransız sanat tarihçisi Dominique Halbout du Tanney ise bu okulun “Galatasaray” olabileceğine işaret ediyor. Zaten onun en unutulmaz ve bol renkli resimlerinden bir tanesi de İstanbul’un tarihî yarımadasından bakınca görüldüğü gibi betimlediği “Galata” minyatürüdür. Doğası, renkleri, çiçekleri, anıtsal yapılarıyla minyatür, Matrakçı Nasuh’un Galata’yı ve Beyoğlu’nu çok yakından tanıdığını bize gösteriyor.
Şair ve yazarların yaşamöykülerini anlattığı, Meşâirü’ş Şuârâ yani “Şairlerin Beş Duyusu” adlı dev eserinde Âşık Çelebi, Matrakçı Nasuh’un hocasının Sai Çelebi olduğunu yazıyor.Âşık Çelebi’ye göre, Sai’yi II. Bayezid tayin etmiş ve o da pek çok yetenekli öğrenci yetiştirmişti. Bu öğrencilerin en başarılısı da bugün de dehası ve çok yönlü yetenekleriyle tanıdığımız Matrakçı Nasuh’tur.Nasuh’un pek çok eserini Kanuni döneminde verdiği bilinse de onu asıl yetiştiren, biçimlendiren ve etkileyen ortam II. Bayezid dönemidir.
II. Bayezid dönemi Türk kültürünün klasik evresi ve isimleri açısından bir hazırlık ve mayalanma dönemidir.Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonraki yıllarda imparatorluk kurumları güçlendirilmiş, bayındırlık çalışmaları yaygınlaşmış ve Türk kültür tarihindeki büyük isimler ile yapıtlar bu dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır.
Klasik Türk şiirinin kurucularından kabul edilen Necati Bey de II. Bayezid döneminin önemli şairlerindendir. Yine bu dönemde yaşamış kadın şairimiz Mihrî Hatun ve Türk şiirinin özgün ve kendine özgü bir yol izlemesi gerektiğini savunan Tacizade Cafer Çelebi de aynı dönemin yazarlarıdır. Klasik Türk hat sanatının kurucusu kabul edilen Hamdullah Efendi de bu dönemin sanatçısıdır. Ayrıca klasik Türk tarihçiliğinin kurucu isimleri arasında sarsılmaz yerleri bulunan Âşıkpaşazâde, Oruç Bey, Tursun Bey, Neşrî, Türk Firdevsî’si diye de anılan Uzun Firdevsî de öyle... Böyle bir entelektüel ortamın Nasuh gibi hırslı ve yetenekli bir insanın yetişmesini etkilediğini kabul etmek gerekiyor.
Büyük coğrafyacı ve haritacı Pirî Reis de denizciliğe amcası Kemal Reis’in yanında yine II. Bayezid döneminde başlıyor. Pirî Reis’in ve Matrakçı Nasuh’un aynı dönemde benzer varoluş ve algı dünyasında yetişmiş olmaları kültür tarihimiz bakımından elbette ki bir rastlantı değil. Bugün ise Pirî Reis ve yazımızın konusu olan Matrakçı Nasuh, artık dünya kültür mirasının ve evrensel kültürün en önemli isimleri arasındaki yerlerini almışlardır.

"Halep". Nasuh renkli fırçasından, özenle yapılmış minyatürlerinde insana, insan yaşantısında ve devinimine yer vermiyor.
MATRAKÇI NASUH, BEYAN-I MENAZİL-İ SEFER-İ IRAKEYN (H.G. YURDAYDIN), 1976
Yazar, ressam ve silahşor
Yazı ve resim eğitimi alırken Matrakçı Nasuh’un bütün yeteneklerini geliştirme fırsatını bulduğu görülüyor. İlginç bir şekilde Nasuh, ilk ününü kitapları ve çizimleriyle değil, katıldığı silah yarışmalarındaki başarılarıyla elde ediyor. 1517 yılından itibaren usta bir silahşor olarak İstanbul’da adını duyurmaya başlıyor. 1529’da yani Kanuni döneminde Nasuh, Kahire’de yapılan bir yarışmada rakiplerini alt ederek ödül alıyor ve bu başarısıyla imparatorluk sınırları içerisinde silahşorluk alanında “üstat” unvanını kazanıyor: Nasuh artık ünlü ve saygın bir isimdir. Bunun yanı sıra ellerinde lobut benzeri sopalar bulunan iki rakip arasında karşılıklı oynanan ve günümüzde unutulmuş bir geleneksel sporumuz olan matraktaki başarısıyla da Nasuh, zamanının spor dünyasında seçkin bir yer ediniyor.Onun adına “Matrakçı” unvanının eklenmesi işte bu nedenledir.
Nasuh, Cemâl el-Küttab ve Kemâl el-Hüssâb adlı ilk kitabını 1517 yılında matematik üzerine yazıyor. 1529 yılında tamamladığı düşünülen ilgi çekici eseri ise Tuhfet’ül Guzat’ta (Gazilere Armağan) ise çeşitli silahların kullanım tekniklerini anlatıyor. Böylece silahşor olarak elde ettiği başarısını yazarlıkla da taçlandırıyor. Bu kitap Türk askerî tarihinin incelenmesi bakımından çok önemli bir belge niteliğini taşıyor. Tarih-i Sultan Bayezid – Sultan II. Bayezid Tarihi adlı kitabı ise, Nasuh’un Sultan II. Bayezid’in saltanat dönemini anlatıyor. Eser Reha Bilge ve Mertol Tulum tarafından yeni Türkçeye kazandırılmıştır (Giza Yayınları).
1530 yılında Kanuni’nin şehzadeleri Mustafa, Ahmet ve Selim’in sünnet düğünlerinde Nasuh’a önemli bir görev veriliyor. Kanuni’nin güvenini kazanmıştı belli ki… Artık büyük gösterinin bir parçasıydı: Sünnet düğünü için Nasuh iki yapay kale hazırlamış, yeniçeriler bu kalede temsili bir savaş oyunu sergilemişti.
Aslında o, imparatorluğun içinde yer aldığı, sahibi olduğu, gücünden ve görkeminden asla kuşku duymadığı bir evreni yansıtmak istiyor.
İstanbul ve Galata’ya Menâzil’le bakmak
Kanuni Sultan Süleyman ve yakın arkadaşı, veziri İbrahim Paşa üç yıl sürecek ünlü Bağdat Seferi’ne çıkmaya hazırlanıyorlardı. Nasuh’un da sefere katılmasına izin verilmesi, onun en ünlü, büyük ve ölümsüz eserini yazmasının yolunu açtı. 1533-1536 yılları arasında yapılan seferde orduyla birlikte yaptığı uzun yolculuk, Matrakçı Nasuh’a İstanbul’dan başlayarak, Eskişehir’e oradan Tebriz’e ve Bağdat’a uzanan ve oradan çok geniş bir coğrafyayı tanımak ve resmetmek fırsatını sundu (Nasuhü’s Silahi, Beyân’ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-ı Sultan Süleyman Han, yay. haz. Hüseyin G. Yurdaydın, Türk Tarih Kurumu Basımevi, İstanbul, 1976).
Seferden döndükten bir yıl sonra, 1537’de Beyân’ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-ı Sultan Süleyman Han adlı, kısaca Menâzil diye tanıdığımız eserini tamamlıyor Matrakçı Nasuh. Batı Asya coğrafyanın doğal yapısını, tarihsel kentlerini, kasabalarını, geçitlerini, durak ve yerleşim yerlerini, derelerini, ovalarını, ırmaklarını ve dağlarını, bunların oluşturduğu görsel dokuyu biz bugün Matrakçı Nasuh’un renkli fırçasından öğreniyoruz. Onun kalemi ve fırçasıyla özenle yapılmış minyatürler insana, insan yaşantısına ve devinimine yer vermiyor. Ne askerler ne ordu ne Kanuni ve İbrahim Paşa görünüyor bu minyatürlerde. Oysa alıştığımız klasik minyatür sanatı eserlerinde insan ve insanın devinimi eksik değil. Nasuh’un farklı bir minyatür stili olduğu açıkça görülüyor.
Menâzil sanki ay yüzeyine inmiş astronotların gördüğü boş ve kimsesiz bir gezegeni betimliyor gibidir. Ancak sanatçının bütün ustalığı, büyük bir emekle yaptığı çizimlerde ve özenle seçtiği, ince ince işlenmiş renklerin yarattığı görsel bir şölen var sayfalarda. Menâzil’in sayfaları merakla çevriliyor; sayfalar ve resimler birbiriyle bütünleşiyor. Hayır. Karşımızdaki durağan resimler seçkisi değil.İnsan figürlerinin hiç yer almamasına rağmen Nasuh’un eserinde inanılmaz bir devinim var.
Menâzil’deki eşsiz “Galata” ve “İstanbul” resimleri bir yandan Matrakçı Nasuh’un sanat gücünü, gözlem yeteneğini, öbür yandan ise onun politik bilincini ve aidiyet duygusunu ortaya koyuyor.
Anlıyoruz ki Matrakçı Nasuh’un dev bir coğrafyayı hiçbir insan figürüne yer vermeden betimlemek arzusu kendi verdiği bilinçli bir karar. Çünkü aslında o, imparatorluğun içinde yer aldığı, sahibi olduğu, gücünden ve görkeminden asla kuşku duymadığı bir evreni yansıtmak istiyor. Ve yansıtıyor. Yerleşik kalıpları geride bırakan büyük ve evrensel sanatçı işte burada.
Menâzil’in en çarpıcı resmi ise hiç kuşkusuz, Galata’yı ve İstanbul’un tarihî yarımadasını betimlediği birbiriyle bütünleşmiş iki sayfada yer alıyor.“Galata” minyatürünün ön planında ayrıntılı bir kent dokusu resmediliyor. Arka plandaysa renkli çiçekler, yeşil toprak ve selvilerle birlikte kenti çevreleyen doğa görülüyor. Galata karşımızda dikey bir konumda, tarihî yarımadadan görülüyor. Galata’yı çevreleyen doğal ortam, Beyoğlu sırtları ve görkemli anıtsal yapılar hemen seçiliyor. Metropol İstanbul’un yarı ayrışmış, lakin etkileyici bir parçası olarak yer alıyor. Arada Haliç bulunmasına rağmen Galata ve tarihî yarımada iki faklı kent duygusunu uyandırmıyor. Bunu sağlayan ise gemiler. Galata surlarının önünde Haliç yelkenleri şişmiş güçlü gemileriyle duruyor. Nasuh’un betimlemesinde Haliç, İstanbul Boğazı’ndan daha büyük ve görkemli görünüyor. Elbette ki bu Nasuh’un göz yanılması değil, iktidarın, gücün ve zenginliğin nerede toplandığını vurgulayan bir simgedir.
Haliç’in öbür yakası ise imparatorluk Türkiye’sinde erkin asıl toplandığı yerdir. Matrakçı Nasuh işte bu nokta da kendisini daha temel bir ilkeyle, imparatorluğun gücünün vurgulanması yükümlülüğüyle sınamış ve sınırlamış. Özen ve sevgiyle yapıldığını anladığımız “Galata” resmi bile gücün ve iktidarın nerede olduğunu belirtmeye çalışıyor.
Menâzil’deki eşsiz “Galata” ve “İstanbul” resimleri bir yandan Matrakçı Nasuh’un sanat gücünü, gözlem yeteneğini, öbür yandan ise onun politik bilincini ve aidiyet duygusunu ortaya koyuyor. Haliç üzerindeki gemiler, güçlü bir imparatorluğun denizci yönünü ve deniz gücünü simgeliyor. Yani olağanüstü bir sanat yeteneği derin bir politik bilinçle örtüşüyor. “İstanbul”da, tarihî yarımadada çiçek veya bitki türünden herhangi bir doğal öğeye yer verilmemiş olması dikkat çekici. İstanbul konusunda Matrakçı Nasuh net: Bize sonsuz ve zaman dışı bir kent olarak İstanbul’un kaderini, devinimini, görkemini, trajedisini ve derin çelişkisini anlatmak istiyor.
Menâzil kuşkusuz zaman ötesi bir sanat eseri ve eskimiyor. Burada karşımıza çıkan çizimler aynı zamanda başka bir işlevi daha yerine getiriyor. Nasuh geniş bir Batı Asya coğrafyasını büyük bir gerçekçilikle bugüne aktarmış ve bu da Menâzil’e bir belgesel niteliğini kazandırıyor. Batı Asya coğrafyası ve dokusu üzerine bütüncül bir bakış elde etmek mümkün oluyor. Nitekim modern uydu haritaları ile “İstanbul” ve “Galata” resimleri arasında yapılan bir karşılaştırma sonucunda, anıtsal yapıların minyatür üzerindeki konumlarının gerçek konumlarından pek sapmadığını ortaya koyuyor. Bazı anıtsal yapıların biraz kaydırılmış olmasının ise o yapıları biraz öne çıkarmak amacıyla bilinçli olarak yapıldığı izlenimini doğuruyor (Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Zahit Selvi ve Gaye Bekiroğlu Keskin, “Matrakçı Nasuh’un Galata ve İstanbul Minyatürlerinin Harita Tekniği Açısından İncelenmesi”).
Gizemli bir çekim gücü var Matrakçı Nasuh ve sanatının. Onu ölümsüz yapan da işte budur.
Menâzil’in sayfalarını çevirdikten sonra tekrar en başa, yukarıda sözünü ettiğimiz “Galata” ve “İstanbul” resimlerine dönersek önemli bir şey daha dikkatimizi çekiyor. Eserinde çizdiği ve betimlediği yerleşim merkezleri ve kentler arasında en büyük, en güçlü görünen İstanbul ile ona eşlik eden Galata’dır. Kalabalık olduğu seziliyor. İnsan figürü kullanmadan kalabalığı yansıtmak sanatçının başarısıdır.
Ayrıca politik mesaj da anlaşılıyor. Bütün bu uçsuz bucaksız coğrafyanın, bütün bu evrenin başkenti İstanbul’dur. Sayfaları son minyatürden başa doğru geri çevirdiğimiz zaman “İstanbul” ve “Galata” minyatürlerinin, Matrakçı Nasuh’un İstanbul’dan duyduğu gururu yansıttığını hissediyoruz. Ama aynı zamanda da bu dünya kenti karşısında yaşanılan bir yalnızlık, belki de bir çaresizlik duygusu da yansıyor. Matrakçı Nasuh erkin gücü ve büyüklüğü karşısında hissettiği yalnızlığı dışavurmuş olmasın! Bu yalnızlık duygusu hiç kuşkusuz yetenekli ve yaratıcı her sanatçının hissettiği türden bir yalnızlıktır. Ama gündelik yaşantısında Matrakçı Nasuh’un yalnız olmadığını biliyoruz. Çünkü o bir sporcu ve silahşor olarak toplumsal bir ağın içerisinde yaşıyor.
Menâzil, Nasuh’un ölümsüz bir sanatçı olarak Türk kültür mirasına ve evrensel kültüre katılmasının yolunu açıyor. Menâzil’de düş, hayal gücü ve abartı bulunmuyor. Keskin bir gözlem gücü dikkat çekiyor.Ama gizemli bir çekim gücü var Matrakçı Nasuh ve sanatının. Onu ölümsüz yapan da işte budur.