Geçtiğimiz yüzyılın en etkili sanat ve kültür akımlarından biri olan sürrealizm üzerine konuşurken belirli bir başlangıç ve bitiş tarihi vermek oldukça zor; ayrıca adaletsiz de olabilir. Bunun en önemli sebebi, hem sürrealistlerin hem de eleştirmenlerin kolektif ve organize bir girişim olan sürrealist akım ile sanatsal yaratım sürecinin temel itkisi olan sürrealist ruh arasında yaptıkları ayrım. Bu, aşağı yukarı iki dünya savaşı arasındaki dönemde etkinlik gösteren Paris merkezli bir avangard akım ile sırtını 18. yüzyıl sonu romantizmine yaslayan, 20. yüzyılın ilk yarısında teorik, sanatsal ve politik bir duruş kazanan ve geçen yüzyıl boyunca kesintisiz bir dönüşüm geçirerek güncelliğini koruyan bir sanatsal duruşu arasındaki bir ayrım. Bu yüzden sürrealizm dediğimizde aslında sadece tarihin bir döneminde başlayıp bitmiş bir akımdan değil, devinimli ve evrensel karakteri sayesinde 100 yıldır varlığını sürdüren bir sürrealizmden bahsediyoruz.

Salvador Dalí, “Sueño causado por el vuelo de una abeja”, 1944.
DALÍ: © MUSEO NACIONAL THYSSEN-BORNEMISZA
20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan birçok avangard sanat akımı gibi sürrealizmin de Birinci Dünya Savaşı’nın bir ürünü olduğunu söylemek mümkün. Tutarlı, güvenilir ve en önemlisi de açıklanabilir olduğu sanılan dünyanın dengesiz ve tekinsiz olduğu gerçeğiyle yüzleşen birçok sanatçı aynı durumun modern insanın iç dünyası ve gerçeklik algısı için de geçerli gördü. André Breton’un kaleme aldığı, sürrealizmin resmî doğuşunu temsil eden 1924 tarihli Sürrealist Manifestolar’ın odağında, modern insanın zihnindeki ve çevresindeki gerçeklikle kurduğu, dengesini gün geçtikçe yitiren ve ortak bir zeminde onarılıp yenilenmesi gereken bağ vardı.
Bununla paralel olarak sürrealist akımın en büyük ideali, toplumsal olarak kabul gören gerçeklik otoritesini yıkarak yerine bireyin saf, katıksız, sansürsüz düşünce akışını yansıtan bir gerçeklik algısı kurmaktı. Edebiyat ve sanat bu yoldaki en güçlü silahlar olarak benimsendi ve 18. yüzyıl romantiklerinin edebî devriminden Freud’un psikanaliz devrimine geniş çapta politik, kültürel ve sanatsal devrimler bu idealin bir parçası olarak görüldü. 27 Ocak 1925 tarihli deklarasyonda da vurgulandığı gibi sürrealistler, savaşın yol açtığı acının ve yıkımın bir daha asla yaşanmaması için insanlığın her bir hücresinin kökten yenilenmesi gerektiğinin, bunun tek çaresinin de her anlamda ve her alanda devrim olduğunun altını çiziyorlardı. Bununla birlikte sürrealizm etkilendiği, beslendiği her türlü akıma gerektiğinde sırtını dönmeyi de göze almış, her zaman için ileri bakmayı ve tüm ideolojilerden bağımsız kalmayı kendine ilke edinmişti.
Tam olarak savunduğu bu koşulsuz otonomi sayesinde sürrealizm 20. yüzyılın en etkili ve en uzun soluklu akımlardan biri olmayı başardı. Herhangi bir coğrafyaya, ideolojiye, kategoriye bağlı kalmaksızın evrensel bir akım olmayı hedefleyen sürrealizmin bu yönde attığı en önemli adımlardan biri olarak 1936 yılında Londra’da gerçekleştirilen The International Surrealist Exhibition’ı göstermek mümkün.

Joan Miró, “Mujer Rodeada por el Vuelo de un Pájaro” (Bir Kuşun Uçuşunun Çevrelediği Kadın, 1941).
“MUJER”: © JOAN MIRÓ
Sürrealist hayalet, kaynatılmış iplikler ve dalgıç Dalí
İngiliz sürrealizminin öncülerinden Roland Penrose ve David Gascoyne’nun organize ettiği, Londra’daki New Burlington Galleries’in ev sahipliği yaptığı The International Surrealist Exhibition o güne kadarki en büyük sürrealist sergi olarak 14 ülkeden 54 sanatçıyı ağırladı. Sergi, Max Ernst, Marcel Duchamp, Meret Oppenheim gibi sanatçıların eserlerini İngiliz sanat dünyasına tanıtmanın yanı sıra birçok İngiliz sürrealisti de Avrupa’ya takdim etmiş oldu.
Öngörüldüğü ve hedeflendiği üzere İngiliz basınında ve toplumunda tam bir skandala imza atan sergi, adının hakkını verircesine sürrealdi. “Sürrealist hayalet” lakabıyla anılan performans sanatçısı Sheila Legge serginin açılışı için yüzünü kaplayan onlarca gül eşliğinde Trafalgar Meydanı’nda yürüdü. Breton, açılışta misafirleri yemyeşil bir takım elbise içinde elinde yeşil bir pipoyla karşıladı. “Otantik Paranoyak Hayaletler” başlıklı konuşması için salona dalgıç kıyafeti içinde, bir elinde tasmaya bağlı iki Rus tazısı, diğer elinde bir istekayla giren Salvador Dalí ağır İspanyol aksanı ve dalgıç başlığı yüzünden neredeyse hiç anlaşılmayan –elbette kasten anlaşılmaması hedeflenen– bir konuşma yaptı. Bu esnada dalgıç kostümü içinde havasızlıktan boğulmak üzereyken son anda eşi Gala’nın yardımıyla kurtarıldı.
Henüz genç bir şair olan Dylan Thomas ise sergide garson olarak görev alıyordu ve açılışta elindeki tepside misafirlere içinde kaynatılmış iplikler bulunan fincanlar servis etti. Ev sahipliği yaptığı sansasyonel performanslarla İngiliz sanat dünyasını, basını ve genel olarak toplumu şoka uğratan bu sergi Breton’un “Limits not Frontiers of Surrealism” (Sürrealizmin Sınırları Değil, Hatları) adlı makalesinde de belirttiği üzere, sürrealizmin Paris merkezli bir akım olmaktan çıkıp uluslararası bir etki ağına kavuşması için kritik bir öneme sahipti ve bu açıdan tam anlamıyla bir başarıydı. Bu başarının meyvelerinden biri de sergiden hemen sonra kurulan İngiliz sürrealist grup oldu. Fransız çağdaşları kadar cüretkâr ve iddialı olamayıp sağlam bir manifestoyla organize hareket etmeyi başaramasa da, İngiliz sürrealist grup, 1930’lardan İkinci Dünya Savaşı’na kadar bireysel çabalar sayesinde kısa ömürlü ama üretken bir faaliyet alanı yaratmayı ve bu şekilde yetişen genç sanatçılara yol göstermeyi başardı. 1930’ların sonuna gelindiğinde halihazırda dağınık olan bu grup, tıpkı Avrupalı çağdaşları gibi üyelerinin savaş yüzünden dünyanın dört bir yanına dağılmasıyla faaliyetlerine son verdi.
Elbette sürrealist grupların savaşla birlikte dağılması ve bir akım olarak sürrealizmin 20. yüzyılın ikinci yarısında ayakta kalamaması karamsar bir son olarak yorumlanabilir. Bu duruma örnek olarak savaş sırasında Avrupa’yı terk edip ABD ve Meksika gibi ülkelere sığınan ve sürrealist ifade biçimini bir gruba bağlı kalmadan sanatlarında bireysel olarak yaşatmaya devam eden, dolayısıyla sürrealist ruhu kişisel yorumlamalarıyla geleceğe taşıyan Leonora Carrington, Remedios Varo ve Benjamin Péret gibi birçok sanatçı ve yazar sayılabilir. Hem sürrealizmin evrenselliği, çok kültürlülüğü, dönüşüm geçirerek geleceğe taşınması hem de Türk edebiyatındaki yankıları üzerine düşünmemizi sağlayan özel bir isimden bahsetmek bu noktada önemli olacaktır.
Feyyaz Kayacan ve İngiliz sürrealizmi
Savaş sonrası birçok ülkede olduğu gibi İngiltere’de de gözden düşen sürrealizme ilgiyi yeniden canlandırmak için 1947’de kaleme alınan “Declaration of the Surrealist Group in England” (İngiltere'deki Sürrealist Grubun Açıklaması) isimli bildiri, kalan üyelerin tüm olumsuzluklara rağmen sürrealist idealin peşinden gideceklerini duyurmayı hedefliyordu. Bu bildiriyi imzalayanlar arasında Feyyaz (Fergar) Kayacan da vardı.
A Talent for Shrouds (Kefen Uzmanı) kitabı için verdiği röportajda Kayacan, diplomat olmasını isteyen annesinin aksine geleceğini edebiyatta gördüğünü anlatıyor. Genç yaştan itibaren bu yönde adımlar atan yazarın ilk şiir kitabı Les Gammes Insolites (Sıra Dışı Gamlar) 16 yaşındayken yayımlandı. Siyaset bilimi okumak için gittiği Paris’ten savaş sebebiyle ayrılmak zorunda kalıp İstanbul’a, oradan da İngiltere’ye giden Kayacan’ın bir sonraki şiir kitabı Gestes à la Mer (Denize Doğru Adımlar) ise yayımlandığı dönemde Stevie Smith tarafından topa tutuldu. Ortada bir savaş varken olup bitene kör ve sağır kalmakla suçlanan Kayacan, bu eleştirel yazıdan sonra İngiliz sürrealistleri tarafından desteklendiğini, E.L.T. Mesens ve Jacques Brunius’un, Paul Éluard’ın izinden giden bu sürrealist ruhlu genci savundukları bir açık mektup kaleme aldıklarını söylüyor.
Kayacan, sürrealist akımın dikte ettiği kimi kuralları kısıtlayıcı bulsa da İngiliz sürrealistleriyle geçirdiği dönemin yaratıcılığı ve hayal gücü için oldukça besleyici olduğunu belirtiyor. Ne amaçla şiir yazdığı sorulduğunda verdiği cevapta sürrealist poetikanın etkisini görmek pekâlâ mümkün: “Kendimi durağanlığın mutlaklarından kurtarmak, vizyonu ve duyguyu tehdit eden boğucu at gözlüklerinden kurtulmak için.”
Bu açıdan, halihazırda kısa ömürlü olan sürrealizme bütünüyle kendini adamak yerine akımın sunduğu edebî potansiyeli keşfetmenin Kayacan’ın özgürce hareket etmesinde ve özgün bir edebî dil oluşturmasında etkili olduğunu söyleyebiliriz. “Guerre Guerre” (Savaş Savaş) şiirinde geçen “kafatasları birer zalim su kabağı,” ve “yargı masalının ortasına kendini dikmeye gelmiş havlayan mendiller” gibi sürrealist imgeler, Kayacan’ın savaşa dair izlenimini oldukça vurucu şekilde yansıtıyor. Aynı şekilde Kayacan’ın öykücülüğünde de sürrealist hayal gücünün yazarın edebî dünyasını şekillendiren savaş, fiziksel ve ruhsal yıkım, aidiyet ve yalnızlık gibi konuları işleme sürecinde etkin bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Kayacan yabancı bir ülkede yaşayıp kendi dilinde yazmanın yalnızlaştırıcı ama aynı zamanda özgürleştirici bir etkisi olduğundan bahsediyor. Bu durum yazara bir yere bütünüyle ait olamamayı irdeleme, bununla birlikte edebiyat evreninin ve kullandığı dilin sınırlarını zorlama imkânı sunmuş olmalı. Sokaklarda bir Beckett kişisi gibi dolanıp kendine bir isim arayarak var olmaya çalışan bir avareyi anlatan “Hiçoğlu’nun Serüvenleri” ya da eli kendi özerkliğini ilan edip sahibinden ayrı hareket etmeye başlayınca hayatını bir şişenin içinde yaşayarak geçiren bir adamı konu alan “Şişedeki Adam” öykülerinde görülebileceği gibi, Kayacan 1950’lerden itibaren Türkçe kaleme aldığı öykülerinde yalnızlık ve yabancılaşma gibi hisleri, kişisel ve toplumsal travmaları resmederken sürrealist hayal gücü ve ifade biçimini kendine özgü edebî dilin bir parçası kılmaktan geri kalmadı. Bu açıdan Kayacan’ın sürrealist imgelerle donattığı edebiyatı zamana ve coğrafyaya bağlı kalmadan evrensel bir ruh olarak etkisini sürdüren sürrealizmin bir örneği.
100. yılında sürrealizm
Thomas Samuel Haile “The Inevitability of Surrealism” (Sürrealizmin Kaçınılmazlığı) adlı yazısında sürrealizmin doğası gereği kesintisiz değişime tabi olduğunu, bu değişimle yaptığı keşifler dünya üzerinde etkisini gösterdikçe değişecek gerçeklik algımızın da sürrealizmi şekillendireceğini söylüyor ve sürrealizmin dün nasılsa gelecekte de kaçınılmaz olacağını vurguluyor. Zaman, mekân, tarihsel gelişmeler ve toplumsal dinamiklerle daimi olarak şekillenen ancak bu etkenlerin tiranlığı altında ezilip yok olmayı reddeden sürrealizmin evrensel bir felsefe olarak hayatta kalmaya devam ettiğini çok güzel açıklıyor bu ifade. Bu da sürrealizmin tıpkı öncülerinin hedeflediği gibi, belli bir coğrafyaya ya da zaman dilimine bağlı kalmaksızın, kendini sürekli yenileyerek, içinde bulunduğu koşullara göre şekillenerek güncelliğini koruyabildiğini bize gösteriyor. Ortaçağ’dan 18. yüzyıl romantizmine, Shakespeare’den Lewis Carroll’a kadar geçmişe dokunabilmenin yanı sıra sürrealizm bir diğer kolunu da geleceğe uzatarak yaşamaya devam ediyor. Bu noktada George Melly’nin 1967 yılında, Breton’un ölümünden bir yıl sonra The Enchanted Domain (Büyülü Alan) adlı sergi kataloğu için kaleme aldığı giriş yazısında dile getirdiği sözleri hatırlamakta fayda var. Nasıl ki sürrealizmden önce bir sürrealizm varsa, sürrealizmden sonra da bir sürrealizm olacağını belirten Melly şöyle söylüyor: “Sürrealizm öldü, yaşasın sürrealizm!”